“küçük bir öykü: Tren Makinisti” Ekim, 2007 Åžerefsiz. Åžimdi size bir öykü anlatacağım. Biraz uzun ama umarım zaman ayırıp okursunuz. O’nun çocukluÄŸunun bir dönemi, belki de en önemli dönemi, Amasya’da geçti. 6-10 yaÅŸ arası 4 yıl, ilkokulun ilk 3 sınıfı. Çok güzel ve özel bir ÅŸehirdir Amasya. Dünyada bir tane daha olduÄŸunu sanmıyorum. İnsanoÄŸlunun tüm dönemlerini yaÅŸamış; Yontma TaÅŸ Devri, Cilalı TaÅŸ Devri, Tunç Devri… Ziyere yolu üzerinde bir “Aynalı MaÄŸara” vardır, yeterince ışık bulursanız saçınızı tararsınız maÄŸaranın duvarında. Bu Çerkez köyünün ismi sonradan Ziyaret Kasabası olarak deÄŸiÅŸtirilmiÅŸti. Yenice’de, çevresi ıslah edilerek masalar yerleÅŸtirilmiÅŸ dereye soÄŸuması için bıraktıkları karpuz, bir süre sonra çatlamıştı. Öyle soÄŸuk akardı dere. Hıdrellezlerde piknik yaparlardı, o yüzden iple çekerlerdi Mayıs ayını. Hem, madımaklar biterdi toprakta, yerden koparıp yerlerdi. Hiç mantar toplayıp yemediler, o yüzden hiç zehirlenmediler. Amasya, çok padiÅŸah yetiÅŸtirmiÅŸtir Osmanlı’ya, Yıldırım Bayezid örneÄŸin… Tarihiyle, kalesiyle, evliyalarıyla, doÄŸasıyla, ırmağıyla, ırmak boyunca uzanan dünyaca meÅŸhur Amasya Evleri’yle, Ferhat’ın, aÅŸkı Åžirin için daÄŸları delerek ÅŸehre su getirdiÄŸi kanallarıyla bu ülkenin, bu toprakların bir incisidir. Dünyanın dört bir yanından insanlar gelir Kralkaya Mezarları’nı görmeye… Türkiye’nin tek mumya müzesi Amasya’dadır. Çok güzel bir mahallede oturdular bu dört yıl boyunca. Anneannesinin mahallesiydi Çilehane Mahallesi. Mahallenin giriÅŸinde Çilehane Camii vardır, zamanında derviÅŸlerin tek kiÅŸilik odalarında çile doldurdukları. Evler daire ÅŸeklinde yan yana dizilmiÅŸ, mahallenin ortası futbol sahası gibi boÅŸ kalmıştı. Çilehane Mahallesi’nin çocukları, mevsimin ÅŸartlarına göre yazın ayrı, baharlarda ayrı, kışın ayrı oyunlar oynardı. En çok futbol oynarlardı, ÅŸimdi kanlı-bıçaklı savaÅŸa dönen ilk Fenerbahçe-Galatasaray rekabetini o zamanlar yaÅŸamışlardı; iki takıma ayrılır, bir taraf Fenerbahçe olurdu, diÄŸeri Galatasaray. Pirler Parkı’nın eteklerindeki Hürriyet İlkokulu’nun 1/A sınıfında, 453 numarayla baÅŸladı okula. ÖÄŸretmeni İsmail Bulut, okul müdürü Osman Nuri Büyükahıska idi. OkuduÄŸu sınıfın kızlarından Güzin’e aşıktı! GördüÄŸünde eli ayağına karışır, konuÅŸtuÄŸunda dili dolaşırdı. Futbolu, saklambacı, elim sendeyi, çelik-çomağı herkes bilir, peki kemik bulmacayı bilir misiniz? Ya da çivi oyununu? Mahalleyi aydınlatan 2 tane sokak lambası vardı. Karanlık Sokak’ın giriÅŸine yakın olanı sürekli yanardı ama diÄŸeri sıkça sönerdi. Gündüzden kocaman bir kemik bulup saklarlardı bir yere, akÅŸam yemekten sonra çıkarlardı dışarı. 2 takım olup beklerlerdi camiinin yanındaki sokak lambasının sönmesini. Lamba sönünce yere bir kale çizgisi çizerlerdi. Ebe olan takım karanlığa arkasını döner, diÄŸer takım karanlığın baÄŸrına atardı gündüzden saklanılan kemiÄŸi. Sonra zifiri sayılabilecek karanlıkta baÅŸlardı iki takım oyuncuları kemiÄŸi aramaya. Tabii, kemiÄŸi atan takımın oyuncuları, diÄŸerlerini kandırmak için kemiÄŸin atıldığı yerin uzaklarında da arar gibi yaparlardı. KemiÄŸi bulan, rakibine yakalanmadan kale çizgisini geçerse oyunu kazanırdı. Bu yüzden ne yaman, ne çılgın kovalamacalar yaÅŸamışlardı. Türlü çeÅŸitli dalavereler, dümenler çevirirlerdi, saklambacın ebesini kandırıp “çamlak çömleÄŸi” patlatmak için. Hırkaları, montları, bereleri deÄŸiÅŸtirip ebeyi kandırmaya uÄŸraşırlardı. EÄŸer ebe Eray yerine Nihat derse, “çamlak çömlek” patlar, oyunun bütün oyuncuları, akÅŸamın bir saatinde mahallede, belirli bir tempoyla avazları çıktığı kadar “çamlak çömlek patladı” diye yırtınırdı. Çömlek tamam da çamlak neydi acaba? Ramazan ayında oruç tutardı Çilehane Mahallesi’nin çocukları. “Siz çocuksunuz, tekne orucu tutacaksınız” demiÅŸti büyükleri. Bunun için sabah sıkı bir kahvaltı yapar, oruç kurallarına göre öÄŸle yemeÄŸi yemez, iftarda da oruçlarını açardılar. Sonradan öÄŸrendiler ki, oruç öyle tutulmazmış! AMA ONLAR ORUÇ TUTUYORDU!!! Uslu çocuklar olup büyüklerinin sözünü dinlemiÅŸtiler sadece; ama oruç öyle tutulmazmış! AMA ONLAR ORUÇ TUTUYORLARDIIIIIIIII!!! İftar saatinde Amasya Kalesi’nden top atılır, ardından imam ezan okur. Bugün 130 yılı bulan bir gelenekle, Amasya Belediye Bandosu, Kale’de konser verir. Åžimdilerde teknolojiye ayak uydurmuÅŸlar, cep telefonuyla istek alıyorlar. TRT-1’in “Gezelim Görelim” belgeselinde yayınlanmıştı bu gelenek, 2007 yılı yaz aylarında. Cep telefonuyla konuÅŸan bando görevlisi “Sivas’ın Yolları mı, peki efendim” demiÅŸ, sonra bandoya dönerek “Sivas’ın Yolları’nı çalıyoruz arkadaÅŸlar” demiÅŸti. BaÅŸlamıştı bando Sivas’ın Yolları’na türküsünü çalmaya. O yıllarda yaza denk gelen ramazanda iftar saati yaklaşınca, mahallenin ortasına bir kilim sererler, ayakkabılarını çıkarıp, baÄŸdaÅŸ kurarak yan yana otururlar, ellerinde birer zeytin Amasya Kalesi’ne bakıp, iftar topunun atılmasını beklerlerdi. O kilim nereden gelirdi bilinmez, birilerinin evinden gelirdi iÅŸte. İftar olunca önce kaleden atılan kurusıkı topun alevi görünür, sonra sesi gelir, sonra da ezan okunurdu. Bir çeÅŸit eÄŸlenceydi onlar için, o alevi görür görmez, sesi ve ezanı beklemeden zeytini ağızlarına atıp oruçlarını açmak. AMA ONLAR ORUÇ TUTUYORLARDIIIIIIIII!!! Evde banyo yapmak zor olduÄŸu için, zaman zaman kadınlar hamamına götürürdü annesi O’nu. İlk çıplak kadını orada görmüÅŸtü. Ama yaÅŸ 6-7, bir ÅŸey anlamıyor, bir fark görmüyordu ki! Sonunda hamamdaki kadınlardan birisi klasik bir ÅŸekilde “kocanı da getir hanım!” dedi de bir daha kadınlar hamamına götürülmedi. AyÅŸegül vardı mahallede, 20 metre ilerideki evde oturan. O’nların parası yoktu, o yüzden Ünite Dergisi’ni alamıyorlardı. Her akÅŸam 9’da, açıldıktan 1 dakika sonra lambası ısınınca çalmaya baÅŸlayan radyoda çocuklar için anlatılan masalı dinledikten sonra gider, penceresini tıklatıp dergiyi AyÅŸegül’den alır, sarı gaz lambası ışığında ev ödevini yapar, ertesi gün okulda iade ederdi. Ne vefalı kızmış bu AyÅŸegül, her akÅŸam O gitmeden önce ödevini yapmış olur, O’nu geri çevirmezdi. O’nun gerçek aÅŸkı senmiÅŸsin AyÅŸegül, bunca sene sonra yeni anladı bunu. Affet O’nu… Memleketin en eski ve önemli ÅŸehirlerinden birisi olduÄŸu için demiryolundan ilk nasiplenen ÅŸehirlerden birisiydi Amasya. Amasya’ya gelen tren, Kale’nin bulunduÄŸu dağın baÄŸrını delip geçen tünelden çıkar, YeÅŸilırmak boyunca çakada-çukada geçer giderdi. Trenler tünele girerken ve çıkarken düdük çalarlar bilirsiniz. Tabii, o zamanların trenleri bugünküler gibi dizel, elektrikli, hızlı tren filan deÄŸil! Tepesinde dumanı, eteklerinde buharıyla kara tren. Düdükleri de bugünküler gibi havalı korna filan deÄŸil, hakem düdüÄŸü gibi “rrrrrrrrrrrrr” diye çalan düdüklerdi. O, diliyle o tren düdüÄŸünü bire-bir taklit eder, aynı sesi çıkarırdı; sonradan unuttu çalmaya çalmaya. Taklit ederdi çünkü çok imrenirdi o düdüÄŸü çalan tren makinistine! O makinist, geziyordu treniyle bütün güzel yurdunu. Görüyordu baÅŸka baÅŸka ÅŸehirler, kasabalar, köyler; baÅŸka baÅŸka daÄŸlar, ovalar, hayvanlar! BaÅŸka baÅŸka köprülerden geçiyor, baÅŸka baÅŸka tarihi eserler, kaleler görüyordu… Çok imreniyordu o makiniste, o yüzden büyüyünce tren makinisti olmaya karar vermiÅŸti. Malum, çok yaÅŸayan deÄŸil çok gezen biliyordu. Her tren düdüÄŸü duyduÄŸuda “Anne ben büyüyünce tren makinisti olacağım” derdi. Annesi de “Daha küçüksün, büyüyünce karar verirsin” derdi. Sonra büyüdü … İlkokulun 3.ncü sınıfı bitirdiÄŸi senenin yazında, SuÅŸehri’nde lise olmadığı için, aÄŸabeyini Amasya Lisesi’nde okumaya devam etsin diye anneannesinin yanında, Amasya’da bırakarak SuÅŸehri’ne taşındılar. AhÅŸap kasalı bir kamyonun kasasına eÅŸyalarıyla birlikte yükledikleri tavuklarının yanında, kamyon çukurlardan geçtikçe zıplayıp geri düÅŸtüÄŸünden, adeta kemikleri kırılarak kat etmiÅŸti o yolu. Çocuk yaşında sabaha kadar uyuyamamıştı. İlk sabahladığı gece o geceydi, sonra üniversite yıllarında daha çoook sabahlayacaktı, okuyabilmek için. 10 bin nüfuslu küçük bir kasabaydı o zamanlar SuÅŸehri. Geçit vermez gibi görünen heybetli Koyulhisar DaÄŸları’nı alt ederek Sivas’a karayoluyla baÄŸlamıştı devlet, SuÅŸehri’ni. 1 tane ana caddesi vardı, beton kaplı. Ara sokaklar topraktı ve aydınlatmasızdı. O yüzden akÅŸamları bir yere giderken el feneri kullanırlardı. Evlerin çatıları çok dik ve oluklu sac kaplıydı. Çünkü çok kar yaÄŸardı SuÅŸehri’ne. Çatılarda biriken kar, hava biraz yumuÅŸadığında “hÅŸÅŸÅŸÅŸÅŸÅŸÅŸÅŸ” diye kayarak yere düÅŸer, o nedenle sokağın tam ortasından yürünürdü. Yoksa tepeden tırnaÄŸa, çatıdan inen kara bulanabilirdiniz. Ya da saçaklarda oluÅŸan sarkıtlar, yerinden kopup düÅŸerek sizi yaralayabilirdi. Evin ekmeÄŸini mutlaka Matador Ekmek Fırını’ndan alır, her seferinde “en kızarmış ve gevrek olanını verir misiniz” derdi. O yüzden fırın çalışanları arasında adı “gevrekçi” ye çıkmıştı. Kapıdan girdiÄŸinde “Aha, gevrekçi geldi” cümlesi mutlaka sarf edilirdi. Eve gidene kadar da, o ekmeÄŸin “kafasını” çıtır çıtır yemeyi ihmal etmezdi. SuÅŸehri’ne ilk verici kurulup televizyon yayını baÅŸladığında oradaydı. Vizontele filmi çok ÅŸey çaÄŸrıştırır O’na o yüzden. Sıkça kesilen yayın sayesinde bol bol “necefli maÅŸrapa” izlemiÅŸtiler. İlk izlediÄŸi dizi filmde, dengesini kaybedip yere düÅŸen matadorun üzerine doÄŸru büyük bir kızgınlıkla koÅŸan boÄŸanın görüntüsü donup kalmıştı ekranda. Devamını izleyemedi dizinin, o matador yaralandı mı, öldü mü, kurtuldu mu bilmiyor. ÖÄŸrenmeyi çok istiyor ama nasıl? Kaymakam’ın kızına ve ev sahibinin torunu Figen’e aşıktı. 10 yaşındaki bu küçücük yüreÄŸe iki aÅŸk sığar mıydı? Sığmıştı iÅŸte! İlkokulun 4 ve 5.nci sınıflarını orada, yine adı Hürriyet İlkokulu olan okulda, A sınıfında bitirdi. 5.nci sınıfta babası O’nu öÄŸretmen okulu sınavlarına soktu. SuÅŸehri küçük olduÄŸu için sınav Sivas’ta yapılacaktı. Sınava katılacak öÄŸrenciler birkaç öÄŸretmenle birlikte, Sivas’a gidip bir otele misafir oldular. AkÅŸam yemeÄŸi için öÄŸretmenleri, onları bir lokantaya götürdü. Sivas’ın, Konya’nın dünyaca ünlü “etli ekmeÄŸi”ni yedirmek için kebapçıya götürmek yerine bir çorbacıya götürmüÅŸlerdi onları; ve kendi damak zevklerine göre, o küçücük çocuklara “iÅŸkembe çorbası” içirmiÅŸtiler. O güne kadar hiç içmediÄŸi bu çorbanın tadı çok iÄŸrenç gelmiÅŸ, “iÅŸkembe çorbası” adeta “iÅŸkence çorbası” olmuÅŸtu. O yaşından beri, pek çok insanın seve seve içtiÄŸi iÅŸkembe çorbasından nefret eder. ÇocukluÄŸunun en yaralayıcı darplarında birisidir, Sivas’ın o yıllardaki 3.ncü sınıf lokantalarından birisinde, iÄŸrenmekten gözleri yaÅŸararak içtiÄŸi o çorba! Pilli, transistörlü bir radyoda, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın haberlerini dinlemiÅŸtiler. MehmetçiÄŸin baÅŸarısı ile gururlanmış, oradaki Türklere güvenli bir vatan saÄŸlamanın huzurunu duymuÅŸtular. Kıbrıs Türkleri, ev baskınlarında, hain pusularda ölmeyeceklerdi artık! Derken ilkokul bitti ve ortaokula baÅŸladı. O yıllarda zor bulunan Almanca ve Fransızca öÄŸretmenleri varken, İngilizce öÄŸretmeni yoktu SuÅŸehri’nin ortaokulunda. Oysa O, İngilizce okumak istiyordu! Bu yüzden babası tayinini Sivas’a aldırdı ve O Ortaokul 1’i Sivas BehrampaÅŸa Ortaokulu’nda, 2116 numara ile 1/E sınıfında okudu. OkuduÄŸu en mükemmel okuldu orası; fen laboratuarları, aÄŸaç iÅŸleri, metal iÅŸleri atölyeleri, spor salonuyla. Bir pilin iki ucuna dokundurduÄŸu bakır kablo ile ilk campili orada yakmıştı! Mikroskop okülerine ilk orada gözünü dayamış, soÄŸan zarının eÄŸri-büÄŸrü çizgili dikdörtgen hücrelerini, suda kaynaÅŸan mikropları ilk orada görmüÅŸtü. Aşık olacak kız yoktu okulda ve mahallede, ya da O, acemilikten etrafına pek bakamıyordu. Bir gün, evlerinin kapısını taÅŸlamışlardı mahallenin çocukları. Ama onlara ne yapmışlardı ki? O yıllarda aÄŸabeyi liseyi bitirip üniversiteyi kazanmıştı. Ankara’nın Emek semtinde, A.İ.T.İ.A. Bankacılık ve Sigortacılık Yüksekokulu’nda okuyor, Maltepe’de oturan ortanca teyzesinin yanında kalıyordu. O yüksekokul binası sonradan Gazi Üniversitesi DiÅŸhekimliÄŸi Fakültesi olacak ve aÄŸabeyinin ikinci kızı Pelin o fakülteyi kazanacak, 25 sene sonra aynı binada, babasının okuduÄŸu binada okuyacaktı.. Sivas BehrampaÅŸa Ortaokulu’nda okuduÄŸu ortaokulun birinci sınıfını bitirdiÄŸi yıl, aileyi yeniden bir araya getirmek, teyzesine daha fazla yük olmamak için babası, tayinini Ankara’ya istedi. O yaz Ankara’ya taşınıp Hüseyin Gazi Semti’nde bir eve yerleÅŸtiler. Ortaokul 2 ve 3.ncü sınıfları, Battalgazi Ortaokulu’nun A sınıfında, 94 numara ile okudu. Her dönemde teÅŸekkür veya takdirname, 3.ncü sınıfın son sömestrinde de “Üstün BaÅŸarı Belgesi” alarak… İlk ve tek okul boykotuna burada katıldı. BoÅŸ ders olur da sınıfa nöbetçi öÄŸretmen gelir ve vakit geçsin diye birisinden ÅŸarkı söylemesini isterse, “Aldırma Gönül” türküsünü söylemek yasaktı. Yine aşık olacak kız yoktu okulda ve mahallede. Ya da O yine acemilikten etrafına pek bakamıyordu. O yıl girdiÄŸi meslek lisesi sınavlarında, Ankara Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi’ni yatılı olarak kazanmıştı (“canavar” gibi okuyan bir öÄŸrenci olarak neden sürekli meslek okulları sınavlarına girdiÄŸini bilmiyordu. Sonradan anladı.). Lisenin birinci sınıfını bitirdiÄŸi yıl, babası emekli oldu ve emekli ikramiyesiyle, ÅŸimdi oturduÄŸu semtteki gecekonduyu satın alıp, evin yanına bir oda ilave ederek taşındılar. Bunun öncesinde, Hüseyin Gazi’de ne tüp, ne et, ne margarin kuyruklarında beklemiÅŸlerdi, 12 Eylül öncesinde! Margarin alınca yanında kuskus. makarna filan almak zorunluydu. Önder Mahallesi’nde (Hüseyin Gazi Eski Yol) tıkış-tepiÅŸ bir et kuyruÄŸunda beklerken, bir fren sesiyle irkilip, Alman AJ 20 00 plakalı Volkswagen marka bir minibüsün, bir boyacı çocuÄŸa çarptıktan sonra savrulup, kaldırım taşına takılarak havada takla atıp yere düÅŸüÅŸüne ÅŸahit olmuÅŸtu. Yolda yatan çocuÄŸa bakınca kulağından kan geldiÄŸini görmüÅŸ, oradaki büyüklerin “iç kanama geçiriyor, yaÅŸamaz bu” sözlerini duymuÅŸtu. Hayat bu kadar basit miydi? KuyruÄŸu filan unutup, koÅŸarak minibüsü düzeltmiÅŸ, içindeki 2 kiÅŸiyi çıkarmışlardı. Sürücüde bir ÅŸey yoktu. Yanındakinin kafası kanıyordu ama elindeki para çantasını da sıkı sıkı tutuyordu. Eh be para, sen nesin böyle? Adam canının deÄŸil, paranın derdindeydi! Lisenin 2.nci sınıfının baÅŸlamasını beklediÄŸi günlerde olmuÅŸtu 12 Eylül 1980 darbesi. Bir Pazar sabahı uyandıklarında radyoda marÅŸlar çalınıyor, Hasan Mutlucan türküler okuyor, arada dönemin Genel Kurmay BaÅŸkanı Org. Kenan EVREN’in konuÅŸmaları yayınlanıyordu. Gecekondularının birkaç bina yakınına kadar polis evlerde arama yapmış, o günün koÅŸullarına göre yasak olan kitap, doküman, ruhsatsız silah vb. aramıştı. Gün aÄŸarınca aramalara son vermiÅŸlerdi. EÄŸer onlara da gelselerdi, ÅŸimdi her yerde satılan “Sosyalizmin Alfabesi” kitabı vardı evde. Bulsalar baÅŸlarına neler gelirdi kim bilir? AÄŸabeyiyle birlikte yataklarından fırlayıp, banyo sobasında yakmışlardı o kitabı! Evet, yine aşıktı O, boÅŸ geçen ortaokul yıllarından sonra, lise öÄŸrencisi olarak! Bir alt sınıfta okuyan, Keçiören’de oturan Nazmiye’ye aşıktı. Ama ilk kez dillendirdiÄŸi, açıkça yüzüne karşı, gözlerinin içine bakarak “seni seviyorum” dediÄŸi bu aÅŸkına cevap gelmedi… Lisenin ilk yıllarındaki yaz stajlarında sevmemiÅŸti servis ve resepsiyon bölümlerini, o yüzden son sınıfta mutfak bölümünü seçmiÅŸti. 1982’de liseyi bitirdikleri yıl, Aralık ayında, onları Milli EÄŸitim Bakanlığı’na memur olarak aldılar. Yatılı okudukları için mecburi hizmetleri vardı. O tarihe kadar devletin olanaksızlıkları nedeniyle uygulanamayan bu mecburi hizmet kapsamında, resepsiyon bölümü mezunlarını memur, servis bölümü mezunlarını garson, O’nun gibi mutfak bölümü mezunlarını da aÅŸçı olarak almışlardı. Sınıf, yatakhane, oda, yemekhane masası arkadaÅŸlarından Nazif, sonradan meslekte ilerleyecek ve Ankara’daki büyük maÄŸazalardan birisinin yiyecek içecek iÅŸleri müdürlüÄŸüne kadar yükselecek, Kocatepe’deki bu maÄŸazanın bugünkü alt kattaki restoranını ve üst kattaki kafeteryayı kuran adam olacak, daha sonra da Antalya’da bir otel iÅŸletecekti. Liseyi bitirdiÄŸi yıl ortanca teyzesi, bir kamu kurumunun Çanakkale’deki kampına götürdü O’nu, boÅŸ durmayıp çalışsın diye. 3 hafta sonra aÅŸçıbaşıyla kavga edip kamptan ayrıldı. Bir yamağın bilgi seviyesi ve ustalığı zor gelmiÅŸti aÅŸçıbaşına. Koca kampın talaÅŸ böreÄŸini tek başına piÅŸirmiÅŸti, hiç yakmadan, çiÄŸ bırakmadan. EÅŸyalarını bavula koymuÅŸ servis aracını beklerken, personel yatakhanesinin merdiveninin altına atılmış olarak gördüÄŸü gemici fenerini bir torbaya koyup Ankara’ya getirmiÅŸti. Deniz kıyısında rutubetten paslanmış olan feneri yaÄŸlı boya ile yeÅŸile boyamıştı. Hala odasının duvarında asılı durur. O 3 haftalık çalışması nedeniyle sigortasını yatırmışlar, böylece 1982 yılının Temmuzu’nda baÅŸlamış sigortalılık süresi, çok sonra öÄŸrendi. Çalışıyordu bakanlıkta aÅŸçı olarak ama iÅŸi az geliyordu! O, filmlerde gördüÄŸü, tüplerdeki sıvıları birbirine karıştırıp, kaynatıp donduran, çalkalayan, deneyler yapan beyaz gömleklilerden biri olmak istiyordu. BİLİM ADAMI OLMAK İSTİYORDU OOOOOOO!!! Bakanlık’ta aÅŸçı deÄŸil! İlk yıl girdiÄŸi üniversite sınavını kazanamamıştı. Çünkü matematik, kimya, fizik, biyoloji filan gibi sayısal dersleri okumamıştı lisede, meslek lisesi olduÄŸu için. İkinci sene memur maaşından ayırdığı bütçeyle, hafta sonları bir dershaneye devam ederek hazırlandı üniversite sınavlarına. O sene bir ilkbahar günü, dershaneye gidiÅŸ saatini beklerken, odasının penceresinden karşıyı, SeyranbaÄŸları’na çıkan Zafertepe’yi seyrederken vurdular O’nun Kartopu’sunu!!! Kangal kırması bembeyaz bir köpekti. Araba fren sesinden ve patlama seslerinden çok korkardı. Çünkü daha bebekken araba çarpmıştı O’na, o bebek ruhuna çok derin kazınmıştı kendisine çarpan arabanın fren sesi! Sol arka ayağı hafif sakat kalmıştı o yüzden! 12 Eylül öncesinin en ÅŸanssız canlılarından birisiydi, çünkü hava kararınca silahlar ortaya çıkar ve patlamaya baÅŸlardı. Antrenin kapısını açıp içeri aldıklarında, titremekten neredeyse yürüyemez, gidip direk karyolanın altına saklanırdı. Hiç yüz ifadesi olmadığı sanılan hayvanın gözlerinden, dudaklarından okurlardı korkuyu! Tam alnından vurmuÅŸtu, belediyenin itlaf elemanı, eve çıkan merdivenlerin başında. O merdivenin altında, devriye gezen bir polis otosu makineli tüfekle taranmıştı, onlar televizyonda Forsythe Efsanesi dizisini izlerken. AÄŸabeyiyle birlikte aynı anda kendilerini yere atmış, korkudan kapıya çıkamamışlardı. O yüzden, 1 saat sonra gelen polis memurlarına ifade verememiÅŸlerdi. Çünkü evin bütün perdeleri kapalıydı ve gözleri televizyonda olduÄŸu için bir ÅŸey görmemiÅŸlerdi! 1984 yılında girdiÄŸi ÖSS ve ÖYS sınavları sonucu, sayısal ders altyapı eksiliÄŸinden dolayı ancak Hacettepe’nin Hidrojeoloji (Yeraltı ve Yerüstü Suları Jeolojisi) MühendisliÄŸi bölümünü kazandı. Devlet memurluÄŸundan istifa edip kaydolmuÅŸtu üniversiteye. Büyük hataymış! O yıl baÅŸlanan uygulamayla derslerin 3’te biri İngilizce verilecekti, o nedenle İngilizce hazırlık sınıfı koymuÅŸlardı. Muafiyet sınavına girse büyük ihtimalle geçerdi ama O, İngilizcesini saÄŸlamlaÅŸtırmak için 1 yıl devam etti hazırlık sınıfına. Habersiz yapılan 100 soruluk pop-quiz’lerin çoÄŸundan 99 aldı. Sonunda öÄŸretmen dayanamayıp bu sınavlardan birisini not defterine 100 olarak iÅŸledi, sınıfta espri konusu olmuÅŸtu O’nun bu 99’ları. O hazırlık sınıfında, nasıl yaptıysa parmağını kıran İzmirli Haldun, yıllar sonra Kolombiya’da trafik kazası geçirecek ve vücudunda bu sefer çok sayıda kemik kırılacaktı. Hazırlık sınıfı bittiÄŸinde neredeyse ana dili kadar İngilizce biliyordu. Sonra 1.nci sınıfa baÅŸladılar. Bu sınıfta onlara bilgisayar dersi verildi, Bilgisayar MühendisliÄŸi bölümünden. “Basic Dili İle Programlama”. Nihal Ersak’tı öÄŸretmenlerinin ismi. Ünvanını hiç öÄŸrenemedi ama bu kadar kariyer sahibi, bu kadar güzel, bu kadar akıllı bir kadının neden hiç evlenmemiÅŸ olduÄŸunu bir türlü çözememiÅŸti. Her 2 dönem boyunca aldığı bu dersin 2’ÅŸerden 4 vize ve 2 final, toplam 6 sınavından bir tek not aldı: 100. Bahar sömestrinin 2.nci vize sonuçlarını okuduktan sonra O’na dönüp “Bilgisayar konusunda çok yeteneklisin, bunun arkasını bırakma, seneye gel ben sana laboratuar kullanıcısı ve ÅŸifresi vereyim, çalışmaya devam et” demiÅŸti Nihal öÄŸretmeni. Tabii, bu sınıf boyunca bilgisayar laboratuarına gidip gelirken, hazırlık sınıfında birlikte okuduÄŸu Bilgisayar MühendisliÄŸi bölümü öÄŸrencisi arkadaÅŸlarına rastlıyordu. Bir gün ekranda yazılı olan kodlar dikkatini çekmiÅŸti. Onların öÄŸrendiklerinden, yazdıklarından çok farklı ÅŸeylerdi. Sordu arkadaşına ne yazdığını, “C diye bir dil bu, onu öÄŸrenmeye çalışıyorum” cevabını aldı. Derken 1.nci sınıf ve yaz tatili bitip 2.nci sınıf zamanı geldi. Gitmedi O Nihal öÄŸretmeninin yanına, çünkü birisi anlatıp öÄŸretmezse nasıl anlayabilirdi ki o kargacık burgacık bilgisayar komutlarını? Okudu kalan sınıfları da ama çok zor okudu. Çünkü sayısal ders altyapı eksikliÄŸi hiç yakasını bırakmıyordu. Ne dersler okudu! Akışkanlar MekaniÄŸi, Kaya MekaniÄŸi, Statik, Dinamik, Fortran Programlama, Yüksek Matematik (türev, integral, trigonometri havada uçuÅŸuyor, Çanakkale’nin Gelibolu Yarımadası’ndaki Çanakkale SavaÅŸları Müzesi’ndeki iki tüfek kurÅŸunu gibi havada çarpışıp birbirine kaynıyordu.)! Fizik, Kimya… Kimya dersinin ilk sınavında 100 üzerinden 5 almıştı. Ekim 2007 ayı itibariyle Hacettepe Üniversitesi Doçentlerinden, Bilgi İşlem Daire BaÅŸkanı arkadaşı ile birlikte, dersin öÄŸretmeni Ömer Genç’in odasına gitmiÅŸti. O’nun notuna itirazı yoktu ama arkadaşı daha yüksek alması gerektiÄŸine inanıyordu. 5 aldıklarını söyleyince “Olabilir” demiÅŸti Ömer öÄŸretmen. Candan “Bir hata olmasın hocam” dediÄŸinde çok düz, çok kararlı, çok sert bir ses tonuyla “Ben hata yapmam!” demiÅŸti öÄŸretmenleri. Bu satırların yazıldığı günlerde, üniversitenin web sitesinden, Ömer öÄŸretmenin vefat ettiÄŸini öÄŸrendi. Çok zor okudu üniversiteyi, ama yarım dönem uzatmayla da olsa bitirip mühendis ünvanını aldı. Yine aşık olunacak kız yoktu okulda ve mahallede. Ya da O, kafayı derslere biraz fazla gömmüÅŸtü. Millet çimlerin üzerinde, aÄŸaçların diplerinde sarmaÅŸ-dolaÅŸ, dudak dudaÄŸa iken, onlar fırsat buldukça kampüsün bahçesinde top tepiyorlardı. Biraz karşı komÅŸu Cemal amcanın kızı gözünü ısırıyordu, ama malum, gecekondu mahalleleri mutaassıptır, öyle gezip tozmaya iyi gözle bakmazlar. Zaten, O hiç harekete geçemeden, içtiÄŸi 2 ilacın kontrendikasyonu veya etkileÅŸimi sonucu odasında ölü bulmuÅŸlardı o kızı. İsmini hiç öÄŸrenemedi. Ve 5.5 senelik bu üniversite maratonunun ardından 2 Ocak 1990’da BükreÅŸ Sokak’ta bir mühendislik firmasında çalışmaya baÅŸladı, daha üniversite çıkış belgesini almadan. Åžirketin raporlarını Türkçe’den İngilizce’ye tercüme ediyordu ilk baÅŸlarda. Kendine yaptığı yatırımların ilk meyvesiydi bu iÅŸ. Üniversite boyunca bilgisayar operatörlüÄŸünü de geliÅŸtirmiÅŸti. Bu ÅŸirkette de bilgisayar vardı, hem de 20 MB harddiskli! Ve O, bilgisayar bilgisini geliÅŸtirmeye devam etti. O yıl Eylül ayında Urfa’ya gönderdiler O’nu, ÅŸirketin mühendisi olarak. KeÅŸke göndermeselerdi! Hayatının negatif yönde kırılma noktası oldu bu görev. Harran ve Ceylanpınar ovalarındaki 55 kuyudan her ay periyodik olarak yer altı suyu seviyesi ölçümü yapıyordu. Amaç, ovaların yıllık ortalama yer altı suyu seviyesini ve Atatürk Barajı’ndan ovalar sulanmaya baÅŸlayınca yer altı suyunun bundan nasıl etkileneceÄŸini belirlemekti. 1.nci Körfez Savaşı’nın baÅŸladığı 17 Ocak 1991 günü, ÅŸirketin tahsis ettiÄŸi arabada, ÅŸoförle birlikte Mardin’e doÄŸru gidiyordu. Irak’ı bombalamaya giden, İncirlik’ten havalanmış F-16’lar geçiyordu üzerlerinden. Korkmuyorlardı, o yöreye hizmet götürmekti amaçları. Sonra askerlik zamanı yaklaÅŸtı, Ankara’ya döndü. Elinde bir bilgisayar programı vardı, koordinatları ve yükseklik deÄŸerlerini verdiÄŸinizde eÅŸyükseklik haritası çiziyordu. “EÅŸ yüksekliÄŸi çiziyorsa eÅŸ derinliÄŸi de çizer” diye düÅŸünüp o güne kadar kuyulardan alınmış ölçülerin ortalamalarını alıp kuyu koordinatlarıyla birlikte programa girdi ve haritayı çizdirdi. Printer’dan döktürdüÄŸü haritayı kaptığı gibi heyecanla patronun odasına koÅŸup “Abi” dedi, “İşte Harran’ın ortalama yer altı suyu haritası”. Patronu “Senin çizdiÄŸin harita olmaz, TümaÅŸ’dan gelecek, onu bekliyoruz” demiÅŸti. Bir hayal kırıklığı daha. 1 hafta sonra harita geldi. O’nun çizdiÄŸiyle TümaÅŸ’dan gelen harita arasında bir tek fark vardı: O’nun çizdiÄŸi dot-matrix printerdan alınmış A4, TümaÅŸ’dan gelen ise plotterla çizilmiÅŸ A0 büyüklüÄŸündeydi! Sonra Ankara Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu’nda tankçı olarak askerlik görevine baÅŸladı. Yedek subay öÄŸrenciyken, yani acemi birliÄŸindeyken girdiÄŸi İngilizce sınavını kazanıp, yedek subaylık görevini tank takım komutanı olarak deÄŸil, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın, kapısı ÅŸifreli F16 binasında mütercim olarak yaptı. 1 yıllık asteÄŸmenlik süresince 2 kitap çevirmesi istenmiÅŸti İngilizce’den Türkçe’ye, ama O 4 kitap çevirdi. Hava Kuvvetleri Komutanı’nın onayını alıp basıldığını gördü kitaplarının. Ne büyük mutluluktu, o kitaplarda kendi ismini görmek! ÖÄŸrendiÄŸi İngilizce’nin faydalarını görüyordu. Sonra askerlik bitti. Önce Türkiye BiliÅŸim DerneÄŸi’nde kurs eÄŸitmenliÄŸine baÅŸladı. Bunun için Lotus, dBase-III, Wordstar, MS-DOS öÄŸrendi, geliÅŸtirdi. Çok kursiyeri oldu ama içlerinde en baÅŸarılısı, ailesiyle Maltepe’de oturan 8 yaşında bir kız çocuÄŸuydu! Sonra özel bir okulda bilgisayar öÄŸretmeni olarak çalışmaya baÅŸladı. Bu iÅŸ için de Windows, MS-Office, Novell Netware öÄŸrendi, geliÅŸtirdi. Bu okulda 5.5 sene çalıştıktan sonra ayrılıp baÅŸka bir özel okula baÅŸladı. Burada da 3 yıl çalıştı ama 2 yılın sonunda fark etti ki İŞİNİ SEVMİYORDU!!! ÖÄŸrenciyle arasına kocaman bir dünya giriyordu. Arkası size dönük oturan öÄŸrenci dinlemiyordu bile sizi! Söz geçirip ders anlatamıyordu. Özellikle bazı sınıfların ders saati kabus gibi geliyordu. O dönem programcılığa geçmeye karar verdi ve Allah karşısına Sina beyi çıkardı. Çok ÅŸey öÄŸrendi Sina beyden, her bakımdan! Veri tabanı programlamayı öÄŸrendi, arayüz programının yeni versiyonları çıktıkça onları çalışıp öÄŸrendi. Yıllar sonra, nihayet Nihal öÄŸretmeninin sözünü tutup bilgisayarın arkasını bırakmamış, ülkede çok önemli bir meslek grubunun tanıdığı bir programcı olmuÅŸtu. Tüplerdeki sıvıları birbirine karıştırıp, kaynatıp donduran, çalkalayıp, deneyler yapan bir beyaz gömlekli olamamıştı ama elini çenesine dayayıp bilgisayar ekranına bakarak düÅŸünen birisi olmuÅŸtu. Åžimdi dönüp bakıyordu da … KeÅŸke bütün bunlar hiç olmasaydı, keÅŸke çocukken karar verdiÄŸi gibi bir tren makinisti olsaydı … “Ben büyüyünce tren makinisti olacağım anne!” KeÅŸke tren makinisti olsaydı. Tren makinisti olsaydı, binerdi trenine, çocukken imrendiÄŸi o makinistler gibi yurdunun dört bir yanını dolaşırdı. BaÅŸka baÅŸka ÅŸehirler, baÅŸka baÅŸka kasabalar, baÅŸka baÅŸka köyler görürdü, baÅŸka baÅŸka daÄŸlar, ovalar, hayvanlar. BaÅŸka baÅŸka köprülerden geçer, baÅŸka baÅŸka tarihi eserleri, kaleleri ziyaret ederdi… BaÅŸka baÅŸka öyküler dinlerdi. Tren makinisti olsaydı, götürürdü trenini tercih eden insanları sevinçlerine, üzüntülerine, özlemlerine, kavuÅŸmalarına, dostlarına, düÅŸmanlarına, saÄŸlıklarına, hastalıklarına… Götürürdü insanları kaderlerine… Tren makinisti olsaydı, treniyle O, götürürlerdi onları tercih eden insanları kaderlerine… Ve O, tren makinisti olsaydı, treniyle birlikte, onları tercih eden insanları kaderlerine götürüyorlar diye, yani sadece iÅŸlerini yapıyorlar diye, kimse trenine de, O’na “ÅŸerefsiz” demezdi.… O sadece iÅŸini yapmıştı. - ben büyüyünce tren makinisti olacağım anne! - ….. - neden cevap vermiyorsun? |